National Geographic - Ekim 2004

 


Sırtımdaki çanta 30 kilo ama önümdeki çıkış sadece 1.5 metre. Herhangi bir mağarada 1.5 metrelik bir yeri tırmanmak için kayda değer bir efor harcanmaz. Ancak burası herhangi bir mağara değil. Burası EGMA Düdeni ve bu tırmanış mağaranın en dar yerlerinden birinde. (-700) metredeki dar mendereslerdeyim. Ne ayağımı basabileceğim bir çıkıntı ne de karşılıklı duvarlara basarak yapılan "baca tırmanışı" için yeterli genişlik var. Eğer çantam olmasaydı ya da çantamı koyabileceğim kuru bir yer olsaydı bu iş bu kadar zor olmazdı. Bir süre çıkmak için debelendikten sonra Sencer geldi. Çıkmaya çabalarken biraz komik görünüyor olmalıydım ki gülümseyerek sordu: "Elden ele?" Çantamı ona verip ufak çıkışı tırmandım ve ikimizin çantalarını da "elden ele" alıp kuru bir yere koydum. Kısa bir süre sonra Bir Başka Hayat kampına doğru yolumuza devam ediyorduk.

-700 metrede bulunan "Geçit Ver Menderesleri" çok uzun ve yorucu olsa da bu mağaradaki birçok dar bölümden yalnızca biri. Mağara 1990 yılında bir yan yayladaki Çukurpınar Düdeni araştırması devam ederken Bülent Genç tarafından bulunmuş. Yarım metre çapındaki girişten girip ilerleyebilmek için zemindeki çamurları kazmak zorunda kalan Bülent, bir süre sonra mağaranın en dar geçitlerini aşıp 20 metrelik ilk uzun inişin başına gelmiş. Burada hissettiği kuvvetli hava akımı mağaranın derin bir sistem olduğu yolunda bir fikir verse de Çukurpınar'ın araştırması bitmeden daha derinlere inmek mümkün olmamış. Çukurpınar 1994 yılında Türkiye'nin en derin mağarası konumuna gelip dibine ulaşıldığında EGMA'nın araştırması da hız kazandı. Mağara dikey karakter olarak dev inişlere ve geniş salonlara sahip Çukurpınar'dan çok farklı. Aynı derinliğe inmek için iki katı sayıda ipe bağlanıp çözülmeniz ve hemen her inişin dibinde bulunan gölleri aşmanız gerekmekte. Bu inişlerin (ve çıkışların) kimi yerde insanın ancak sığabileceği kadar geniş olması işi daha da zorlaştırıyor ve buraları çanta taşıyarak geçen ekip üyelerinin sabrını sınıyor.

Ayrıca yatay geçitlerde de bu darlık ve rahatsızlık devam etmekte. Bildiğimiz anlamda yürümenin mümkün olmadığı düdende ya dar koridorlardan eğilip bükülerek geçmek ya da zemini kaplayan göllerin üzerinden baca tırmanış yapmak gerekiyor.

Türkiye'de daha önceden görülmemiş zorlukta bir mağara olduğu anlaşılan EGMA düdeninde 1992 yılında -65m derinliğe inildi. Özellikle 1992 yılında Çukurpınar Düdeni'nin bitirilmesi ile araştırma çalışmaları yöresel ismiyle Peynirlikönü Düdeni'ne odaklandı, 1993 yılında -232m, 1994 yılında -530m, 1995 yılında -700m, 1996 yılında -1040m, nihayet 1997'de -1377 metreye ulaşıldı ve Çukurpınar'da yine BÜMAK tarafından kırılmış olan Türkiye derinlik rekoru tekrar kırıldı. Bu başarısıyla BÜMAK 1000 metrenin altında iki mağaranın araştırmasını yapan dünyadaki 4 kulüpten biri oldu.

1998 yılında kötü tesadüflerin üst üste gelmesi yüzünden 700 kampından dönüldü. Bundan sonraki yıllarda tecrübeli üyelerin mezun olması ve kulüpten uzaklaşması nedeniyle yeni üyeler yetişinceye kadar mağaraya yeni araştırma gezisi düzenlenemedi. Nihayet 2001 yılında kalabalık bir ekip organizasyon için tekrar kolları sıvadı.

Aylar süren organizasyon çalışmalarından sonra Ağustos ayında Anamur'da toplanmıştık. Mağarayı bitirmek için sabırsızlanan 25 kişilik BÜMAK ekibinin her üyesi kendini tanıyor, yapacağı işi biliyordu. Yaylaya çıktığımız anda iki senedir yapılan hazırlık anlam kazanıyor, herkes tam bir uyum içerisinde çalışıyordu. Hedefimiz mağarayı bitirmek ve senelerdir yapılan fedakârlıklara, emeklere son noktayı koymaktı. Ankaralı Mağara Araştırma Derneği üyelerinin de yardımıyla 15 günlük bir çalışmanın ardından -1300 metreye inildiğinde moraller yerindeydi ve mağaranın bitmesine de kesin gözüyle bakılmaya başlanmıştı. Herkes kendi benliğini bir kenara bırakmış; ekibin, takımın başarısı ön plana çıkmıştı: "Belki dibe biz ulaşacağız, belki başkası ulaşacak ama bu mağara bu sene bitecek..."

Bu ruh halinde çalışırken bir şeyi unutmuştuk... Acaba mağara bu sene bize izin verecek miydi? Doğanın gücünü asla gözden kaçırmamak gerekir. Bunu en acı şekilde 18 Ağustos 2001'de tecrübe ettik. Yazın ortasında bir dolu fırtınası en son beklediğimiz şeydi. Mağaranın ağzında içeri giren seli çaresizce seyrederken merak ettiğimiz tek şey içeridekilere ne olacağı idi.

Mağara sanki derinliklerini keşfetmemize sinirlenmişti. O gün mağarada bulunan altı arkadaşımızdan Mehmet Ali Özel sel suları nedeniyle hayatını kaybetti. Kalanların sağ salim şekilde dışarı çıkarılabilmesi için arkadaşımızın cesedini mağarada bırakmak zorunda kaldık. Bununla beraber mağaradaki döşemeyi de o anki haliyle bıraktık.

Yaşadığımız şok büyüktü. Sel girdiğinde içeride bulunanların hepsi aktif mağaracılığı bıraktı. Dışarıda olanlar bile uzun süre tekrar mağaraya girmek istemedi. Sanki mağaracılıkla beraber hayatımıza da ara vermiştik. 2001 yılının anıları üzerimizde bir kara bulut gibi geziyordu. Ancak hayatımıza devam eden yolun o mağaranın dibinden geçtiğinin bilincindeydik. Üç yıl boyunca toparlanmaya çalıştık. Mağara 1990 yılında bulunduğundan beri, her sene olduğu gibi bu sene de kulübün gündeminin ilk sırasında idi. Mağaraya bu sene mutlaka gidilmesi gerekiyordu, çünkü eğer 2001 yılında içeride bırakılan malzeme kullanılacaksa bu malzemeler daha fazla yıpranmadan değerlendirilmeliydi. Ama diğer senelerden farklı olarak, belirgin bir motivasyon eksikliği gözlemleniyordu. Oysa ki kafa olarak ekibin kendini hazır hissetmesi bu çapta bir ekspedisyonun başarıya ulaşması için en önemli faktördür. Bu isteksizliğin en büyük sebebi ise işgücü eksikliği idi. Kazadan sonra pek az mağaracı bu mağaraya tekrar girmeyi göze alabiliyordu. Türkiye geneline yapılan çağrıya rağmen, en son kala kala daha önce mağarayı tanıyan üç tecrübeli mağaracı ve bir grup hevesli genç üye ile birlikte toplam dokuz mağaracı kalmıştı. Bu sayı EGMA Düdeni için komik kaçıyordu. Ekip son çare olarak Bulgar Mağaracılık Federasyonu'na bir çağrı yaptı. Cevap çabuk geldi. Federasyon en tecrübeli sekiz mağaracıyı seçmiş, istediğimiz tarihlerde Türkiye'ye yollamayı kabul etmişti. Her birinin en az 10 senelik mağaracılık tecrübesi olduğunu öğrendiğimiz Bulgar ekibi moralleri tekrar yükseltmişti. Artık kafa olarak hazırdık.

Bulgar ekibi o kadar hevesliydi ki, arabaları ile gelirken Babaeski civarında, heyecandan olsa gerek, yoldan çıkarak takla attılar. Ekipten sadece birinin omzunun sakatlandığı bu kaza Bulgar ekibini frenleyemedi. Ters dönmüş arabalarını düzeltip yola devam ettiler. Hatta sakatlanan Yassen bile o halde mağaraya giremeyeceğini bile bile ekipten ayrılmadı ve Bulgarlar sadece birkaç saatlik gecikme ile İstanbul'a ulaştı.

Ve 16 Temmuz 2004 günü 15 kişilik ekip birkaç tonluk malzemeyi minibüsümüze yükledik. Ailelerin, sevgililerin ve geride kalan dostların uğurlamaları eşliğinde Anamur'a doğru yola çıktık.

18 Temmuz günü en sonunda üç yıldır uykularımı kaçıran mağaranın ağzındaydım. Yüzbinlerce yıldır orada duran mağaranın yanında acizliğimizi ve kırılganlığımızı hatırlatan daracık girişe bir kere daha baktım. Kendimi bu mağaraya uzun süreden sonra ilk defa giriyormuş gibi değil de sanki dün çıkmış ve yarım kalan bir şeyleri halletmek için tekrar giriyormuş gibi hissediyordum.

Bu seneki başarımız birçok bilinmeyene bağlıydı. Eğer içeride bulacağımız malzemenin durumu iyi olmazsa bütün mağarayı baştan sona yeni malzemelerle döşememiz gerekecekti. Bunu ise 2001 yılındaki 25 kişilik ekibimizle 15 günde ancak yapabilmiştik. Bu sene dokuz Türk, sekiz Bulgar olmak üzere 17 kişiydik. Ekipten sadece Memo, Sencer ve benim bu mağaranın derinlerine inmişliğimiz vardı. Üstelik Sencer altı ay önce ameliyat olmuştu ve omzuna üç tane titanyum çivi çakılmıştı. Bulgar ekip tecrübeli olsa da, Bulgaristan'daki en derin mağaranın 300 metre derinliğinde olması nedeniyle, ikisi hariç kimsenin derin mağara tecrübesi yoktu.

Ekipten birkaç kişi daha hastalık gibi nedenlerden ötürü mağaraya giremeyecek duruma gelse malzemeler iyi durumda olsa bile bu işi yapamayabilirdik.

Kafamda bu düşüncelerle daracık girişten girdim. Ekip arkadaşlarım Theodor ve Sencer de hemen arkamdan geldiler. Theodor çat pat Türkçe konuşabiliyordu, annesi Türk'tü. Bulgaristan'daki bir milli parkta mağara kurtarmacısı olarak çalışıyordu ve 15 yıllık mağara tecrübesine sahipti. Sencer ise kulübün halen aktif dikey mağaracılık yapan en eski üyesi idi. Mağaraya girdikten sonra bir "mağara canlısı" gibi dışarıya karşı hiçbir özlem duymadan içeride istediği kadar kalabilir, her şart altında çalışabilirdi.

Toprak sürünme parkurunu geçip geçitlerin iyice daraldığı sulu bölüme ulaştık. Dibi göl olan bir metre yüksekliğindeki tünellerden çantaları elden ele geçirerek ilerledik ve ilk döşemenin olduğu uzun inişe vardık. Burada halen duran ipleri, karabinleri inceledik. Malzemelerdeki aşınma çok değildi, ancak en ufak bir risk bile almayı istemediğimizden bu inişte bütün karabinleri, dübelleri ipe bağlamaya yarayan alüminyum kulakları ve ipi değiştirdik.

Aşağı doğru devam ettikçe diğer inişlerdeki malzemenin daha iyi durumda olduğunu gördük. Döşeme mümkün olduğu kadar su yolundan uzakta yapılmıştı ve suyla beraber gelen taşlar malzemeye zarar vermemişti. Mağaranın nemli ortamında daha hızlı işleyen korozyon sürecinin de henüz metal malzemeye zarar vermediğini gördük. Yol yorgunu olmamıza rağmen malzemenin durumunun beklediğimizden iyi olması sayesinde ilk girişimizde -212 metreye kadar döşeme yaptık. Döşeme malzemelerimizin olduğu çantaları bırakıp çantasız rahat bir çıkış yaptık. Geceyarısından sonra saat 2'de mağaradan çıktığımızda kafamızdaki soru işaretleri azalmış, umutlarımız artmıştı. İşin bundan sonrası iyi bir planlamaya ve her şeye rağmen zorlu geçecek bir çalışmaya bağlıydı.

Ertesi gün biz dinlenirken giren Memo, Lev ve küçük Nikolay yorucu bir iniş sonrasında -400 metredeki kampa ulaştıklarında moraller iyice yükseldi. Memo için ise daha önceden de olduğu gibi ilk giriş gene en zor giriş olmuştu:

"Fiziksel ve psikolojik olarak mağaraya alışmaya çalışan vücudum, bir de daha inişlerin başında ayağım kayıp boğazıma kadar suya batınca isyan etti. Normalde sabit 9 ºC olan mağaranın nemli ve soğuk ortamında beş dakika durup dinlendiğimiz vakit bile üşürken bu tepeden tırnağa ıslak halimle tir tir titriyordum. Sırtımdaki çanta da cabası, normalde 23 kilo olan çanta, içindeki ipler ve perlonlar suyu çekince 30 kiloya ulaştı. Vücudum bütün enerjisini kurumaya harcarken çanta her adımda daha da ağırlaşıyordu. Kendimizi motive etmek için çantalara isim vermiştik. Benim çantamın adı ‘Shakira' idi. Normalde Shakira'yı severim ama o ruh halimle en yakınımda başımın belası bir nesne olarak bildiğim bütün küfürlerin hedefi oldu. -400 kampına ağlamaklı vaziyette vardım. Her ilk girişte olduğu gibi burada ne bok yediğimi sorgulamaya başladım. İstanbul'da işimin başında olsam fena mı olurdu? Ama tabii ki bu düşüncelerin ilacı biraz yemek ve sıcak bir şeyler içmekti. Yarım saat dinlendikten sonra kendime geldim ve etrafın savaş alanı gibi olduğunu fark ettim. Her şey 2001 yılında bıraktığımız haliyle duruyordu, o sene hiçbir şeyi toplamadan olduğu gibi bırakmak zorunda kalmıştık, uyku tulumları bile ıslaktı. Çok vakit kaybetmeden kampın durumunu yukarı bildirmek üzere çıkışa geçtik. Dışarı çıktığımda ağrımayan tek bir kemiğim bile yoktu ama yıldızları tekrar görmek her şeye bedeldi."

Üçüncü güne geldiğimizde kampta artık düzen kurulmuştu. 1,5 km'lik kamp ile mağara ağzı arasına telefon kablosu döşenmişti. Aynı sırada mağara içerisine de telefon hattının döşenmesi sayesinde mağara içi ile kamp arasında sorunsuzca iletişim kurulabiliyordu. Her akşam saat 9'da İstanbul'daki bağlantımız Bengü aranıyor ve en son hava durumu tahmini alınıyor ve mağara içindekilere bildiriliyordu.

Akşama doğru Theodor, Ben ve Şesu 400 kampına inip 700 kampına kadar döşeme yapmak, kampı kurmak ve daha sonra buradan dibe döşeme inişleri yapmak üzere mağaraya girdik. Şesu Bulgar ekibinin başıydı ve aralarında en yaşlılarıydı. Yaşına rağmen herkes kadar dayanıklı ve becerikliydi. Tek sorunu ise biraz ağırkanlı olmasıydı. İlk daralları geçtikten sonra mağaranın zorluğu hakkında ne düşündüğünü sordum. Cevabı "Oh, we have harder caves." oldu. Bir şey söylemedim ama cevabının önümüzdeki iki hafta içinde değişeceğinden emin bir şekilde içimden pis pis sırıttım.

400 kampına ulaştığımızda dışarıda akşam olmuştu. Şesu'yu bir saat bekledikten sonra 700 kampına doğru döşemeye devam eden Theodor'un yanına indik. İki kamp arasındaki malzemenin durumunun da iyi olmasına rağmen yavaş ilerliyorduk. Hepimizin uykusu gelmişti ve önümüzde daha uzun bir yol ve 700 kampı öncesindeki darallar vardı. Darallara vardığımızda dışarıda sabah olmuştu. Ara sıra birisi döşeme yaparken diğerleri çantaların üzerine oturup beşer dakika kestiriyordu. Sonunda "Bir Başka Hayat" kampına ulaştığımızda saat sabah 9 olmuştu. Çok yorulmuştuk ama iyi iş çıkarmış olmanın bilinciyle kampa varır varmaz keyfimiz yerine geldi. Çantamızdan yiyeceklerimizi çıkarıp yemek yedik ve uyku tulumlarımıza girip derin bir uykuya daldık.

Biz aşağıda bunları yaşarken yüzeyde işler zorlaşmıştı. Döşemenin beklenenden hızlı ilerlemesi sebebiyle telefon hattının son noktasıyla bizim bulunduğumuz 700 kampı arasında 500 metrelik kot farkı vardı. Hava tahminini aşağıdaki ekiplere iletebilmek için acilen telefon hattının 700 kampına ulaştırılması gerekiyordu.

Sencer, Çiço ve Kotze bu iş için giriş yaptılar. Ancak telefon hattı döşemek, ip döşemekten daha da zor oldu. Kabloyu insanların geçerken takılıp koparmayacakları yerlerden geçirmek, mağaranın darlığı yüzünden başlı başına bir dertti. Ekip 400 kampına ulaştığında hatta bir kısa devre olduğu anlaşıldı. Arızanın bütün telefonların pilini bitirmemesi için bütün bağlantı noktalarını kontrol ederek arızayı bulana kadar yukarı çıkmak gerekiyordu. Arıza maalesef girişteki darallardaydı. Böylece Sencer, Çiço ve Kotze akşam 9'da dışarı çıktılar. Ne Türkçe ne de İngilizce bilmesine rağmen çok iyi anlaştığımız güler yüzlü Çiço'nun bile suratı asılmıştı. Zorlu bir giriş olmuştu ve ekip üyeleri ertesi gün dinlenmek istiyorlardı. Ancak şartlar buna izin vermeyecekti.

Aynı gün 700 kampına yemek getiren üç Bulgar'dan oluşan ekiple yukarıya gönderilen mesaj yanlış anlaşılmış, "10 saat içinde aşağıya yemek inmezse 700 kampındakiler dışarı çıkıyorlarmış!" haberiyle birlikte kampı heyecan sarmıştı.

Daha dün yaptığı 18 saatlik zorlu girişin yorgunluğu yüzünden okunan Sencer'e haber verildi. Eğer gerçekten aşağıdakilerin yemekleri biter, dışarıya çıkarlarsa çok büyük işgücü ve zaman kaybı olacaktı. Onların aşağıda kalıp devam etmeleri gerekiyordu. Sencer'in de aklından bunlar geçmiş olacak ki yüzündeki yorgun ifade birden kayboldu, bir anda tulumundan çıktı: "Yeter ulan! Girelim, bitirelim, ölçelim, toplayalım artık şu koduğumun mağarasını…" Kamptaki ekibin çoğu yorgun olduğundan yukarıyı organize etmekten sorumlu Emrah da ekibe dahil olmuştu. Memo'nun da katılmasıyla, aşağıya yemek indirecek üç kişilik ekip hızla hazırlanarak mağaraya girdi.

Memolar 700 kampına ulaştığında biz aşağıya bir döşeme inişi yapmış ve 1100 metre derinliğe kadar döşemeyi kontrol edip gerekli gördüğümüz yerdeki ipleri, metal malzemeleri değiştirmiş; çıkışa geçmiştik. Bulgar dostlarımızla oldukça iyi anlaşsam da 700 kampına dönüp bizimkileri görünce hem şaşırmış hem de sevinmiştim. Yukarı gönderilen haberi o zaman öğrendim. Orada çok fazla yemeğimiz olmasa da durum yukarı çıkmamızı gerektirecek kadar vahim değildi. Ancak her ne kadar gönderilen haber yanlış anlaşılmışsa da aşağı inişleri boşa olmamıştı.

Memo'yla Sencer'in biraz dinlendikten sonra aşağıya inip bizim kaldığımız yerden dibe doğru devam etmelerine karar verildi. Onlar yola çıktıktan bir süre sonra da biz aşağıya kamp malzemesi alarak inecek, 1300'de uygun bir yere kampı kuracaktık. Böylece biz kampı kurup dinlendikten sonra onlar aşağıdan dönmüş olacaktı ve vardiyalı olarak mağaranın araştırılmamış yerlerine inmeye başlayabilecektik.

Bu arada yıllardır kafamızı kurcalayan soruların da cevaplarını bulacaktık. 2001 yılında hayatını kaybeden arkadaşımız Mali'nin cesedini -1285 metre civarında kaza yerinde olduğu gibi bırakmak zorunda kalmıştık.

Acaba hâlâ orada mıydı? Su alıp götürmüş müydü? Eğer hâlâ oradaysa ne şekilde bulacaktık? Neler hissedecek, buna dayanabilecek miydik?

Kafamızda bu düşüncelerle normalde dört kişinin rahat edemediği 700 kampında beş kişi uyumaya çalıştık. Bölük pörçük bir uykudan sonra Memo'yla Sencer uyanıp hazırlandılar ve derinlere doğru yola koyuldular. Emrah ve Şesu da bir süre sonra yüzeye doğru yola koyuldu. Theo ile ben hazırlanıp aşağıya inmeye başladığımızda Memolar kamptan ayrılalı 11 saat olmuştu. Döşemeleri gereken inişlerin sayısının düşündüğümüzden fazla olması nedeniyle işleri uzamış olacak ki onlara -1275 metre civarında, kaza yerinin biraz üzerinde yetiştik. 2001 senesindeki selden sonra kazazedelerin ve onlara ulaştıktan sonra onlarla birlikte benim de beklediğim daracık yere çıktık. Beklerken yalıtım için altımıza serdiğimiz ipler, karabinler, ısınmak için kullandığımız alüminyum folyolar olduğu gibi duruyordu. Memo'nun daha önce sadece fotoğraflarda gördüğü ve defalarca anlatılmış bu yeri canlı olarak görmesi o sene yaşananları daha iyi anlamasını sağlamıştı.

Sırada kaza yeri vardı. Theo ve Sencer burada kalan malzemeleri toparlarken Mehmet'le ben kendimizi iyice hazırlayarak aşağıya doğru devam ettik. Mali'yi ilk olarak Mehmet gördü: "Oğlum, burada!.. Adam burada!.." İnsan kendini ne kadar hazırlarsa hazırlasın eski bir dostunun cesedinin başında dikilmek yaşanması kolay bir tecrübe değil. Başta ikimiz de hiç bir şey düşünmeden boş boş baktık: "Demek ölünce böyle oluyor…"

Kaza yerini incelemeye başladık. Üç senedir anlatılan bilgilerden kafamızda canlandırmaya çalıştığımız olayın ortasında duruyorduk artık. "Su şuradan patlamış, Çuka şuradan kurtulmuş, Mali… Ona ne olduğunu artık öbür tarafta buluşunca öğreneceğiz…"

Çok fazla düşünmemeye çalışarak Savcılığın bizden istediği gibi Mali'nin ve olay yerinin fotoğraflarını çektik. Oradan gelip geçecek diğer mağaracıların etkilenmemesi için üzerini örttük. Arkadaşımızdan kalanları daha sonra yukarı çıkartmak üzere inişimize devam ettik. Artık tamamen mağaranın bitirilmesine konsantre olabilirdik, çünkü dipten Mali için çıkartmamız gereken bir avuç çakıl taşı vardı…

Bir süre sonra mağaranın yatay bir hal aldığı 1300 metredeki Temuçin Aygen Galerisi'ne ulaşmış, uygun bir kamp yeri bulmuştuk. Sencer'le Memo kampı kurup uyumaya başladılar. Bir şeyler yedikten sonra biz de yedi yıl sonra mağaranın araştırılmamış yerlerine ilk keşfi yapmak üzere yola koyulduk.

1997'deki araştırmada mağara, zaman darlığı nedeniyle, inilen en son noktaya kadar ölçülememişti. Mağaranın bu inilen ama haritası çizilmeyen kısmını Sencer'den defalarca dinlemiştim: "Devasa bir inişin başından dönmek zorunda kaldık, tabandan azar azar akan sudan kaçacak bir yer yoktu. Islanmayı göze alarak biraz inip aşağı göz attım. İnişin altında devasa bir göl vardı ve mağara gölün karşı kıyısından devam ediyordu."

Bu tarife uyduğunu düşündüğüm bir inişin başına geldik. Aşağıya uzun mesafeli halojen lambamla baktığımda devasa bir göl ve gölün karşısından devam eden galeriyi gördüm. ‘Devasa' inişin başında beklemek için uygun bir yer aradım, döşemeyi Theodor yapacaktı ve Sencer'in anlattıklarına göre bu iş biraz uzun süreceğe benziyordu.

Ancak Theodor gerekli bağlantıları yapıp inmeye başladıktan kısa bir süre sonra beni de yanına çağırdı. İnerken oldukça şaşırdım; ya Sencer'in anlattıklarına kendimi fazla kaptırmıştım, burası onun bahsettiği yer değildi, ya da o da yukarıdan bakınca benim gördüklerimi görmüştü; ancak bu iniş oldukça kısaydı ve aşağıda da bir göl yoktu.

Öte yandan gerçekten müthiş bir galeriye inmiştik. Sağ tarafımızdan bulunduğumuz salona bağlanan başka bir galeri bu mağarada hiç görülmedik büyüklükte travertenler oluşmasına sebep olmuştu. Theodor aşağıya doğru giden bir yolu takip edip başka bir inişle karşılaştı. Kayaya bağlanan iplerden indikten sonra yolu kapamış travertenlerin arasından bir yol aradık. Koca bir sarkıtın kapadığı dar geçitten geçip karşımıza çıkan bir başka inişi indik. Aşağıda bu mağaraya göre büyük ama Sencer'in tariflerine hiç de uymayan bir gölle karşılaştık.

Genişliği 10 metre, uzunluğu 25 metre civarında olan ve sonu iyice görünmeyen göle afallamış bir şekilde bakakaldım. Theodor benim de aklımdan geçen düşünceyi yüksek sesle söylediğinde mağaraya gireli dört gün olmuştu: "I think this is the end of the cave."

Karşımızdaki göl gerçekten de mağaranın sonunu oluşturabilecek bir sifona benziyordu. Ancak karşı ucu görünmüyordu ve mağara buradan devam ediyor olabilirdi.

Gölün devamını araştırmak için -1400 metre derinlikteyken +4 ºC sıcaklıktaki suda yüzmek hem çok ızdıraplı hem de tehlikeli olurdu. Nem oranının %100'den fazla olduğu mağara ortamında üzerinizdeki giysilerin kuruması çok uzun sürer. Elbiselerinizin kururken sizden alacağı ısı vücut sıcaklığının aşırı azalmasına, dolayısıyla Hipotermi'ye girmenize yol açabilir.

Mağaranın devamının olup olmadığının araştırılmasının tek bir yolu vardı; yüzeyden buraya en kısa zamanda bot indirilmesi.

1300'deki kampa dönüp Sencer'le Memo'ya aşağıdaki durumu bildirdik. Aramızdan birilerinin yukarı çıkıp 700 kampına ulaştığını tahmin ettiğimiz telefon hattından yukarıya bot ihtiyacımızı iletmesi gerekiyordu. Theodor ile Memo çıkmaya gönüllü oldular. Ancak önce Sencer ve Memo göle inip -1300 metredeki kamptan -1430'daki göle kadar olan bölümü ölçtüler, gölden su ve kaya örneği topladılar ve 12 saat sonra tekrar kampa döndüler.

Yukarıdan bize yiyecek getirecek olan ekibin inişine başlamadan yetişmek ve yiyecekle beraber aşağıya botu yollatmak üzere hızlı bir şekilde 700 kampına çıktılar. Onları o sırada orada bulunan Kotze ve Çiço karşıladı. Ancak telefon henüz 700 kampına kadar ulaşmamıştı. Yüzey ekibiyle konuşmak için -600 metreye çıkılması gerekiyordu. Üstüne üstlük Şesu'yla büyük Nikolay 700'e yemek indirmek üzere her an mağaraya girebilirdi ve bundan sonra da onlara haber ulaştırmak mümkün olmazdı. Durumun aciliyetini kavrayan Kotze ve Çiço hemen -600 metreye çıktılar ve telefonu hattın sonuna bağladılar. Emrah yukarıdan telefonu açtığı anda Kotze "Stop Şesu!" diye bağırdı. O sırada mağaranın ağzında bulunan Şesu'nun ekibi son anda durduruldu ve bot çantası kendilerine verildi.

Şesu ve büyük Niko'nun 700'e indirdiği botu Kotze ve Çiço 1300'e getirdiğinde aşağıdan bot için mesaj göndereli sadece 1 gün olmuştu. Botla yapılan araştırma sonucunda görüldü ki göl gerçekten mağaranın gidilebilen son noktasıydı.

Sencer tatmin olmamıştı. Zaten "aslında dibe ulaşmadığımız" konusunda bir şeyler geveleyip duruyordu. Sonunda 97'de indikleri son noktaya inmediğimizi, aradaki galerilerden birinin bu seneki fazla yağışlar nedeniyle su ile dolduğunu söyledi. O sene gördüğü yerleri bu seneki inişinde henüz görmediğini ve bizim Theo ile döşediğimiz uzun inişin onun bahsettiği iniş olmadığını söyledi. Bununla beraber aradan yedi yıl geçmişti ve o zaman 1300'de bir kamp olmadığı için bu derinlikte çalışırken Sencer'in 700 kampından buraya inip çalışması ve sonra 700'e dönmesi gerekiyordu. Acaba yorgunluk nedeniyle hafızası ona oyun mu oynuyordu, yoksa gerçekten bunca sene sonra yine mağaranın son noktasına inememiş miydik?

Her iki durumda da bu sene daha fazla ilerleyemeyeceğimiz ortadaydı. Araştırma için ayırdığımız zaman tükenmişti, artık toplamaya geçmemiz gerekiyordu. Aklımız, bunca uğraştan sonra mağaranın bitmemiş olduğu ihtimalini kabul etmek istemiyordu. Ancak Sencer haklıysa ileriki senelerde buraya tekrar inilmesi gerekecekti. Sencer yanlış hatırlıyorsa bile gelip gölde sifon dalışı yapılabilirdi. Böylece mağaradaki kampları içeride bırakmaya karar verdik.

Sencer'le ortalığı toparlayıp çıkışa geçtik. Döşemenin toplamasını yukarıdan gelecek ekipler yapacaktı. Biz Mali'yi alarak yüzeye doğru yolumuza devam ettik. -1100 metre civarında Theodor ve küçük Nikolay ile karşılaştık. Maalesef başka bir yanlış anlaşma sonucu döşemeyi toplamak yerine aşağıya yemek indirmek için girmişlerdi. Bu durumda indirdikleri yemek çantasını dışarı çıkarmaları gerekiyordu. Bu yüzden de yukarıya başka malzeme çıkaramayacaklardı. Böylece onlar uyuyup çıkışa geçtiklerinde mağara hâlâ -1300 metreye kadar döşeli durumdaydı.

10 gün mağara içinde kaldıktan sonra öğlen sıcağında mağara dışına çıktım. Gökyüzünün maviliği, yayladaki otların yeşilliği, mağaranın tek düze renksizliğinden sonra gözümü alıyordu. Gerçekten de mağaranın en güzel yeri çıkışıydı. Bir süre kızgın güneşin altında yatıp içime işlemiş mağara soğuğunu bünyemden atmaya çalıştım.

Mağara ağzından kampa yürürken hastalandığımın farkına vardım. 10 günlük aşırı yorgunluk sonucunda mağaradan da çıkınca bünyem sonunda kendini koyvermişti. Akşama doğru diğer ekipler de mağaradan çıkmış, mağara boşalmıştı. Ancak içeride yapılacak çok iş vardı; mağaranın toplanması gerekiyordu.

Bir gün dinlendikten sonra bir durum değerlendirmesi yaptık. Bulgar ekibindeki arkadaşlar oldukça sağlam çıkmış ve beklentilerimizin çok üzerinde iş yapmışlardı. Bununla beraber her iki gruptan da fire vermiştik. Sencer'in omzu tekrar sakatlanmıştı, sağ eli uyuşmuş, parmaklarındaki his azalmıştı. Ben görünüşe göre en az iki gün daha yatmak zorundaydım. Bulgar ekibinden büyük Nikolay'ın midesi kötü durumdaydı ve nerdeyse hiçbir şey yiyemiyordu. Ayrıca Theodor dışında Bulgar ekibinden kimse bir daha -700 metrenin altına inmek istemediğini söylüyordu. Bu durumda 700 metrenin altında çalışacak sadece üç kişi kalmıştı: Memo, Theodor ve -iyileşebilirsem- ben.

Bu iş gücüyle içerideki bütün ipleri çıkarmamız mümkün değildi. Kendi aramızda yaptığımız toplantı sonucu içerideki ipleri bir sonraki ekspedisyonda çıkarmak üzere suyun götüremeyeceği yerlere koyup sadece metal malzemeyi ve kamplardaki çöpleri çıkarmaya karar verdik. Bu kararımız üzerine Bulgar ekibi de rahatlamış, Theodor'un da çabalarıyla Çiço ve Kotze de 700 altına inmeye razı olmuştu. Bir gün daha dinlenip mağaraya girmeye karar verdik.

Bu arada Bengü'den öğrendiğimize göre girmeyi planladığımız gün öğlen saatlerinde yağmur yağma ihtimali vardı. Yağmur konusundaki paranoyamızı hiç sel tecrübesi olmayan Bulgar ekibinin anlaması zordu. Giriş saatini sabahın 4'üne almak için Kotze ve Çiço'yu ikna etmek yine Theo'ya kalmıştı.

Ertesi gün biraz gecikmeyle sabahın 5'inde mağara ağzındaydık. Yanımızda dün kampa gelmiş, beni mağaracılığa başlatan ağabeyim de vardı. 10 sene önceki ilk dikey mağaramda yaptığı gibi aletlerimi doğru takıp takmadığımı kontrol etmesini gülümseyerek izledim. Yağmur riskiyle karşılaşmamak için hızlı bir şekilde aşağı indik. Öğleden çok önce 700 kampına ulaştık ve akşama kadar uyuduk. Gece ve gündüz kavramlarının çok fazla anlam taşımadığı mağarada gece yarısı uyanıp aşağıya indik ve Kotze ve Çiço'nun da daha sonra bize katılmasıyla malzemeleri -700 m kampına kadar topladık.

Tekrar dinlendikten sonra 700 kampından yukarı doğru toplamaya geçtik. 400 kampına ulaştığımızda telefonla yukarıda yağmur yağdığı haberi gelmesi üzerine burada beklemeye başladık. Az sonra yukarı çanta çıkarmak üzere aşağı inen Sencer ve Lev de yanımıza geldi. Sencer'in sağ eli hâlâ uyuşuktu ama inatçı herif kampta boş durmaya dayanamamıştı.

O anda mağaranın çeşitli yerlerinde toplam 12 kişi vardı. Hava tahmininde söylenmeyen bu ani yağmurun doluya döndüğü haberi geldiğinde endişelerim doruk noktasına ulaştı. Bir süre sonra dolu dindi ancak hava hâlâ kapalıydı. Bulgar ekip arkadaşlarım çıkmak için sabırsızlanıyordu. Kısa bir tartışmadan sonra hep beraber riskli bir çıkışa geçtik.

Sonunda akşamüstü yüzeye çıkıp kampa vardığımda hayatımın ilk (ve umarım son) sigarasını içtim.

Biz aşağıda ter dökerken yüzeydekiler de boş durmamış, aşağıdaki işlerin düzgün gitmesi için koşturup durmuşlardı.

Şüphesiz ekspedisyonun başarılı olmasındaki en önemli etkenlerden biri yüzey organizasyonunun kusursuz olması idi. Genel olarak bu işle uğraşan Emrah, Serhan, Barış, Yunus ve Tunca 16 gün boyunca sabırla mağaraya girmek için sıralarını beklerken yüzeyde yapılması gereken işleri eksiksiz yerine getirdiler. Yüzeydeki ve darallardaki telefon hattının kontrolü, mağara girişlerinin planlanması ve girecek malzemenin hazırlanması, ekmek pişirilmesi, erzakın tüketiminin kontrolü, kampın temizliği, İstanbul ile iletişim, olan biten her şeyin yazılı ve görsel kaydının tutulması, kısacası yayladaki ve mağaradaki işlerin düzgün gitmesi için gereken her şeyin sorumluluğu bu beş kişinin omuzlarındaydı.

Kampın son günü, herkesin enerjisinin tükendiği bir anda son 250 metrenin toplanması ve mağarada kalan son çantaların dışarı çıkartılması işini gene bu ekip, kimsenin sel riskine girmemesi için büyük bir kararlılıkla yaptıkları gece girişinde tamamlayarak ne kadar değerli olduklarını gösterdiler ve ekspedisyona son noktayı koydular.

Son toplama ekibi de mağaradan çıktıktan sonra oturup düşündüm. 2001'de başımıza gelen onca terslikten sonra mağaranın dibine ulaşmak üzereyken sel girmesi, bu sene her şeyin garip bir şekilde düzgün ilerlerken ve tam herkes umutlanmışken mağaranın dibinde karşımıza bizi muallakta bırakan bir göl çıkması… Son toplamada yağan yağmuru da düşününce bütün olanların mağaranın biz fanilere haddimizi bildirmek üzere tasarladığı bir oyun olduğuna inanmaya başlamıştım.

Artık haddimi biliyor ve mağaraya saygı duyuyordum.

Mali… "Mağaranın bitirilip ölçülmesinden sonra, Mali'nin dışarı çıkarılması öncelikli hedef haline gelmişti. Belki de en zor iş Yaman ve Sencer'in yapması gerekendi. Arkadaşımızdan arta kalanları düzgün bir şekilde çantaladılar. Yukarı çıkmaya başladıklarında omuzlarında ekspedisyonun en anlamlı yükünü taşıyorlardı. Bu yükün ağırlığını -400 metrede Sencer'in yorgun omuzlarından Theodor, -230 metrede Yaman'dan Özgün ve ben devraldık. Nihayet bu işin de üstesinden gelmiştik, rahatlama ve üzüntü arasında bir duygu beni melankolik bir ruh haline sokmuştu. Savcı gelene kadar Mali'nin mağaranın serin ortamında kalması gerekiyordu. Çantaları Büyük Nikolay ile birlikte uygun bir yere bırakırken: ‘He was a good friend of mine…' dedim. O da omzumdan tutarak yarı Bulgarca yarı İngilizce yaşam ve ölüm üzerine tam olarak anlayamadığım bir şeyler söyledi. Ama rahatlatıcı bir şeyler söylediği gözlerinden okunuyordu. Gülümsedim. Dışarı çıktık. Her zamanki gibi yıldızları görmek güzeldi."

Bütün işler tamamlandıktan sonra gerekli yasal işlemleri tamamlamak üzere savcı ve jandarma yaylaya geldi. Mali ile ilgili son görevlerimizi de bitirmek üzere Yunus, Memo ve ben savcının aracı ile birlikte Anamur'a indik, 5 saatlik yolculuğumuz sırasında yayla bizi o tanıdık muhteşem manzarası ile uğurladı. Yasal işlemler tamamlanana kadar bir süre boş vaktimiz oldu. Artık medeniyete inmiştik ve medeniyetin bizim için tek bir anlamı vardı… Girdiğimiz kebapçıda bir garson sipariş almaya geldi: "Ne alırsınız efendim?.." Cevabımız kısa ve net oldu: "Her şeyi!…"

Yazanlar: Memo, Yaman, Serhan 21.08.2004