Globe - Ekim 1993

 

 

Derinlik Sarhoşluğunun Adı:
ÇUKURPINAR

Yazı: Nuri SEVİN
Fotoğraf: Metin ALBUKREK

İnsanoğlunun içinde uyuyan ilkel hayvanın, bazı mantık dışı, akıl dışı korkuları vardır. Karanlıktan korkar, yeraltında olmaktan korkar. Çünkü orayı kötü güçlerin yuvası olarak bellemiştir. Yalnız olmaktan korkar, tuzağa sıkışmaktan korkar, sudan bile kor kar! Dünyaya oradan geldiği, sudan çıkarak insanlaştığı halde. Kâbusu andıran en büyük korkuları ise, karanlığın içine düşmek ve dehlizlerde yolunu bulamadan dolaşıp durmaktır. Ve mağaracı dediğin adam, çılgının, kaçığın biri olduğu için bütün bu kâbuslarla yüz yüze gelmeyi kendi serbest seçimi ile istemektedir...

Birazdan tanık olacağınız maceranın kahramanları Trevanian'ın Şibumi adlı kitabında bahsettiği bu duyguları sonuna kadar yaşadılar. Yerin yaklaşık 1200 metre altına inerek Türkiye derinlik rekorunu kırdılar ve bu arada dünyanın en derin mağaralarından birini keşfettiler.

1989 ilkbaharında BÜMAK'lı (Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü) mağaracıların "mağara" dedikleri kulüp odasına bir ihbar gelir. Söz konusu mağara, Toroslar'ın silikleştiği Taşeli yöresinde denizden 1800 metre yükseklikte, 30 metre çapındaki dev girişiyle, bir düden mağarası ya da su yutandır. Girişinin 111 metrelik bir uçurumla başladığı bilinmektedir. Gerisi ise karanlık ve bilinmezden başka bir şey değildir. Yeryüzü demek zor ama bu yeraltı harikasının derinliklerine var olduğundan beri hiç insan ayağı değmemişti. En genç mağaraların yaşının bile milyon yılla başladığı düşünülecek olursa, gerçek serüven bizi Toroslar'ın inanılmaz güzellikteki yüzey şekilleri arasında, asırların karanlığını içinde saklayan Çukurpınar Düden Mağarası'nda beklemekte.

Bugüne kadar kulübe gelen mağara ihbarlarının Çoğu ya köy muhtarlarından ya da çobanlardan geliyordu. Ancak bu ihbarların çoğunun aslında birer kovuk olduğu, bölgeye gidildikten sonra anlaşılmıştı. Fakat bu sefer ihbar çok farklı ve sürpriz bir kişiden geldi. Yani, bütün mağaracıların tanışmak istediği, Türkiye'de mağaracılığı kuran Jeolog Dr. Temuçin Aygen'den. Ona da bu mağarayı, eskiden Güneş gazetesinin Antalya sorumluluğunu yürütmüş olan deneyimli gazeteci Güngör Türkeli söylemiş.

Bu ihbarı duyar duymaz, yorucu hazırlık çalışmaları bir yana, kısa bir süre içinde kendimizi Anamur'un yakıcı sıcağında buluyoruz. Anamur'dan kiralanan "kaptıkaçtı"nın (minibüs) motoru iki saatlik yolun sonunda durduğunda önce büyük bir sessizlik oluyor. Geldiğimiz yerin ismi Olucak yöresi. Burası parmak gibi bir suyun aktığı, öyle pek bir özelliği olmayan açıklık bir alan. Tek özelliği her şeyden uzak ve orman yolunun bittiği hüzünlü bir yer olma sı. Burada bizi 1000 metre yukarıya taşıyacak olan katırlar ve katırcılar bekliyor.

Katırlar olmasa hayatın Toroslar'da çok zor olacağını bu uzun yürüyüşten sonra anlıyoruz. Eski devirlerde olsa katır böyle bir arazide kesinlikle kutsal hayvan ilan edilirdi. Olucak'tan Çukurpınar Yaylası'na ulaşmak için yangın kulesinin bulunduğu tepeye çıkarken, Güngör Türkeli'nin anlattığına göre, Deniz Gezmiş'in altında kamp yaptığı ulu sedir ağacının yanından geçiyoruz. Bunun yanı sıra yolda dağların kovuklarında kalan buzların üstüne, bal ya da pekmez dökülerek yapılan kar şerbetleri mi yemiyoruz, soğuk pınarlardan sular mı içmiyoruz... Velhasıl tam 6 saatlik yürüyüşten sonra, ha geldik ha geleceğiz derken, sonradan her karış toprağını adım adım öğreneceğimiz Çukurpınar Yaylası'nı ilk defa bir üst platodan kuşbakışı görüyoruz. Ancak mağara beyaz kalkerlerin arasına öyle ustalıkla saklanmış ki, bulunduğumuz yerden görmek mümkün olmuyor. Çarşaktan (taşlık yamaç) aşağıya döne yıkıla sabırsızlıkla mağara olduğu söylenen yöne koşuyoruz. Biliyoruz ki yorgunluğumuzu bir tek bu dev çukur alabilir.

Geçit vermeyen lapyaların ve hırçın kayaların etrafında mağaranın ağzına bir yol bulmak için heyecanla dönüp duruyoruz. Sonunda su aşındırmasıyla cilalanan kireçtaşlarının arasında bir dere yatağı buluyoruz. Böyle arazilerde bir dere yatağı buldunuz mu mutlaka suyu izleyin. Bu su büyük ihtimalle bir mağaraya kavuşur. Güneşin tenimizi kavurduğu öğle sıcağında, bu kuru dere yatağında daha çok yürüyeceğimizi sanırken aniden Çukurpınar Düden Mağarası'nın dev ağzıyla karşılaşıveriyoruz! Dev kuyunun içinden gelen buz gibi nemli ve yosun kokan hava bu sıcakta suratımıza bir tokat gibi çarpıyor. Neşemiz yerini korku, sevinç ve endişe karışımı pek kolay tarif edilemeyen bir duyguya bırakıyor.

Ne var ki, ağzından korka korka baktığımız, uzağından taş attığımız bu mağarayla bir iki gün içinde yüz göz oluveriyoruz. Bu uçurumu sonra sonra o kadar çok seviyoruz ki, altımızda 100 metrelik soğuk ve karanlık bir boşluk varken, ipin üstünde şarkılar söyleyip elma yediğimizi çok iyi hatırlıyorum. Niefzsche'nin "Uzun süre uçurumun içine bakarsan sen, uçurum da senin içine bakar" derken ne demek istediğini kendimce şimdi daha iyi anlıyorum.

Çukurpınar Mağarası'nın ilk inişi 111 metrelik bir uçurum. Bu kuyunun içine ilk defa sallanıp da "Ben korkmadım" diyen biri olabileceğini sanmıyorum. Üstelik böyle bir uçurumu gün ışığında inerken altınızda sizden önce inenlerin ışıklarını, uzakta yanan küçük birer mum gibi görmek korkunuza korku katıyor. Böyle bir iniş mağaranın derinliklerinde olsa, insanı bu kadar korkutmaz. Çünkü altınızdaki uçurumun derinliğini karanlıkta görmeniz pek mümkün olmaz. Sanki 2-3 metrelik bir yerden iniyormuşsunuz gibi gelir.

Bu dev uçurumun hemen altında kıştan kalma bir buz yığını duruyor. Bu yığın ilk inişi inenlere soğuk bir merhaba diyor. Bundan sonra yolculuk karanlığa doğru devam ediyor. Galerinin ortasından usul usul akan suyla birlikte ağzımızdan ve ısınan vücudumuzdan çıkan buharların arasında önümüzü görmeye çalışarak karanlığın içinde kayboluyoruz. Bir süre yürüdükten sonra karşımıza ilerde sayısını unutacağımız inişlerin ikincisi çıkıyor. Aşağıya attığımız taştan bu inişin 20 metre yüksekliğinde ufak bir iniş olduğunu anlıyoruz. Gerekli bağlantıları yaptıktan sonra burayı kolaylıkla iniyoruz. Bulunduğumuz yer mağaranın içinden gökyüzünün göründüğü son nokta. Attığımız her adımda gökyüzünden uzaklaşıyoruz ve karanlığa gömülüyoruz.

Bu inişlerin her birinde belimize bağlı en az 10-15 kilo ağırlığında iki çanta bizlere eşlik ediyor. Bu çantaların içinde mağaraya inmek için döşenen ipler, çeşitli ekipman, yiyecek ve karpit bulunuyor. Gerçi mağara da ilerledikçe bu yüklerin bir kısmı kullanılıyor ve yükümüz hafifliyor. Ancak, mağaranın içine döşenen iplerin toplanması ve bu iplerin dışarı çıkarılmasına sıra gelince, mağaranın intikamı acı oluyor. Sadece bu ıslak ipler mi! Çöplerimize kadar her şeyi kas kuvvetiyle dışarı çıkardığımızı göz önüne alırsak, aslında mağaracılığın öyle mistik ve duygusal bir spor olmadığı ortaya çıkıyor.

Bundan sonra gün ışığıyla hiçbir işimiz yok. Tek dostumuz karpit lambasının sarı ışık veren alevi. İkinci inişle ulaştığımız yerden yaklaşık 100 metre yürüdükten sonra karşımıza yeni ve bilinmez bir iniş daha çıkıyor. Bu inişin de, taş atma testleriyle yaklaşık 30 metre olduğunu anlıyoruz. Yaptığımız döşemenin bu inişten akan şelalenin tam ortasından geçtiğini ise inişe geçtikten sonra fark ediyoruz. Çıkış yolunda ise bu şelale altında iniştekinden çok daha fazla ıslanıyoruz. Mağarada ıslanmanın verdiği moral bozukluğunu aşağımızda gördüğümüz zümrüt yeşili golün güzelliği birden dağıtıyor. Hemen bir bot şişirip içine inişimizi yapıyoruz. Daha sonra bu inişi, ıslanmamak için "travers" geçiş tabir edilen bir sisteme dönüştürüyoruz. Böylece hem şelalenin altına girmiyoruz, hem de gölü bota binmeden yukarıdan geçiyoruz. Bu gölün adı ilk görüşte Zümrüt Göl oluyor. Mademki bu gölü milyon yıl sonra biz buluyoruz, isim babası olmak da en doğal hakkımız.

Bundan sonra irili ufaklı inişler ve zorlu göller geçerek bulunduğu- muz yerden yaklaşık 125 metre daha derinliğe iniyoruz. Bu kadar zahmet sonucunda ulaştığımız derinlik henüz 300 metre civarında. Ancak mağaranın bitmeye hiç niyeti yok. Ne tavan alçalıyor, ne su yavaşlıyor, ne de inişler azalıyor. 10-15 m geçmiyor ki yeni bir iniş çıkmasın. Ulaştığımız bu noktadan sonra tam 23 yıldır kırılamayan Türkiye derinlik rekoruna 35- 40 metre kaldığını hissetmek bize büyük bir mutluluk veriyor.

Eski Türkiye rekoru Antalya il sınırları içinde, Cevizli'de 330 metre derinlikteki Düdencik Düden Mağarası'na aitti. Burayı 1966 yılında Temuçin Aygen bulmuştu. Ancak araştırmayı Fransızlar yaptığı, mağaranın haritasını Fransızlar çizdiği için mağaranın kâşifleri onlar oluvermişti.

İşte bunun için biz iki mutluluk birden yaşıyorduk. Sağımıza solumuza baktık: Kimse Fransızca falan konuşmuyordu. Yerin 300 metre altındaydık ve ağzımızdan buharlar çıka çıka Türkçe konuşuyorduk: "... Abi buraya bir sekizli at, ipin ucuna da düğüm atmayı unutma, sonra ses kontağı ile bastırıp gidelim...".

Gerçekten de bastırıp gittik, mağara bizimle hiç uğraşmadı. Karşımıza birkaç küçük balkonlu, dinlenmeli, eğlenmeli yaklaşık 94 metrelik bir iniş çıkardı ve Türkiye rekoru kırıldı. Şimdi 394 metre derinlikteydik. Durduğumuz yer Türkiye rekoruydu. 1989 gezisi burada son buldu. 1990 yılı eylül ayında benzer bir heyecanla gene belalımızın ağzındaydık ve bir hal hatır sorup derhal içeri daldık. Bildik tanıdık yerler büyük bir hızla geçilerek 394 metreye ulaşıldı. Kendisi sürpriz olan Çukurpınar'ın sürprizlerine artık alışmıştık. Karşımıza 70-75 metrelik bir uçurum daha çıktı. Böylece rekoru bir çırpıda 466 metre derinliğe indirdik. Bundan sonra attığımız her adım kendi rekorumuzu yeniden kırmak oluyordu. Bu yıl geçen yıldan farklı olarak mağaranın içine sadece ip değil, bir de telefon hattı döşedik. Mağaraya inip de üç dört gün içeriden çıkmayan ekipleri beklerken onlardan haber alamamanın sıkıntısını bu yıl yaşamak istemiyorduk. Aramızdaki mağaracı elektronik mühendisleri, buraya uygun bir telefon sistemi geliştirdiler. Artık 300-350 metre gibi derinliklerden telefonla görüşmek mümkün olabiliyordu. İçerdekiler dışarıya çıkmalarına 4-5 saat kala kampı arayarak en azından nasıl bir yemek istediklerini söyleyebiliyorlardı!

Mağaranın içindeki heyecanlı serüvenimiz devam ederken bir vaha bulduk. Doğrusunu söylemek gerekirse mağara içindeki tek rahat nefes aldığımız yer Tunalı Kampı'nın bulunduğu yerdi. Küçük bir göl ve kenarında şirin bir kumsalı vardı. Bu kumsala bir çadır kurduk ve burası artık yorgun mağaracıların uğrak yeri olacaktı. Böylece gereksiz enerji sarfiyatına bir son verildi. Kampın kurulduğu yerin tavanı kubbe şeklin de tam bir mağaracı mabedi. Bu kamp kurulduktan sonra ekiplerin mağarada kalma süreleri saatle değil günle ölçülür oldu. Bir inen 6 gün kalmadan çıkmıyordu. Bu özverili tempoyla 1990 gezisinin sonunda 824 m derinliğe kadar inildi. Vaha dediğimiz yerde kurulan kamp da adını 1990 gezisine malzeme getirirken yolda kaza geçiren arkadaşımız Osman Tunalı'nın (neyse ki hala mağaralara girebilecek kadar sağlıklı) soyadından aldı.

1990 gezisinde 824 m derinlikte önümüzdeki karanlığa şöyle bir bakıp, çıkış yoluna geçtik. Dönüş kararından günler sonra toprak kokusunu ve güneşin sıcaklığını hissetmek her şeye değiyordu.

1991'de yine ağustosu eylüle bağlayan günlerde heyecanımızdan hiçbir şey kaybetmeden, dostumuz yoldaşımız Çukurpınar Yaylası'na ve bağrında asırlardır sakladığı dev çukuruna kavuştuk. Geçen yılın rekoru olan 824 metreye üç dört gün içinde inildi.

Bu kadar derinlikten sonra inişler, göller, travers geçişler, hepsi bir birine karıştı. Önümüze çıkan uçurumu iniyor, gölleri bir çırpıda geçiyorduk. Kaç göl geçtik, kaç iniş yaptık çoktan unutmuştuk. Mağaranın bilmem kaç metre derinliğinde tam bir derinlik sarhoşluğu yaşıyorduk. Kısa molalarda yerin metrelerce altında ıslak bir kayanın üstünde otururken aklıma şehirlerde yaşayan insanlar gelirdi. Burada şehir yaşantısından o kadar uzaktık ki. Mesela Taksim Meydanı'nda randevusuna koşarken çantası açılan bir adamın şaşkınlığını, sebepsiz yere bir kadının kocasına kızdığını falan düşünür, bütün bu yaşantılardan uzak, hiçbir şeyden şikâyetçi olmadan, bu karanlık, rutubetli ve soğuk yerde sadece kendi içimden gelen bir mutluluğu yaşardım.

Derinlik arttıkça çalışma hızı da ister istemez yavaşlıyordu. Dışarıdan malzeme ikmali yapmak ciddi bir sorun oluyordu. Artık telefon hattının da çok uzağındaydık. 824 metre derinlikten sonra bir kaç küçük iniş yaptık. Mağaranın hırçın, dik uçurumlarla dolu karakteri birden değişti. Eğim azaldı. Karşımıza yaklaşık 700 metrelik uzun ince bir yol çıktı. Mağaracılar buraya kısaca Yunus Yolu deyiverdi. Burası, mağara içinde akan suların şelalelerden düşerken çıkardığı seslerin duvarlarda yankılandığı normal konuştuğumuzda birbirimizi rahatlıkla duyabildiğimiz bir yerdi. Bu ayrı dünyanın içinde sanki başka bir dünyaya gelmiş gibiydik. Duvarlar gravyer peynirine benziyordu. Buraya ulaşmak için ne kadar zahmet harcadığınızı bilmeseniz, kendinizi rahatlıkla bir sanat galerisinde sanabilirdiniz.

Ancak bütün yumuşaklığına rağmen burada da ilerlemek, dik inişlerin olduğu yerlerden geçmek kadar zordu. Çünkü bu oyuklarla dolu kayaların arasından ne çanta, ne de bot doğru dürüst geçiyordu. Her seferinde büyük bir sabırla botu indirip, sonra yeniden şişirmek zorunda kalıyorduk. Test etmediğimiz yalnızca sabrımız kalmıştı, o da bu çukurda sonuna kadar test edilmiş oldu. Bırakın botu, hele benim gibi hafif "insan" irisiyseniz, burada kendi vücudunuz bile başınıza bela olabiliyordu.

Ayrıca, yerin 1000 metre altı, kendinizi kaybetmeye gelmiyor. Pür dikkat olmak gerek. Dışarıda başınıza gelecek bir ayak kırılmasının buradaki anlamı; bütün gezinin tatil edilip, belki de aylarca sürecek bir "rescue" (kurtarma) çalışmasının başlaması demek. Kurtarma çalışması için oluşturulan ekibe de "Rescue Team" deniyor. Mağaradan adam çıkarmak kolay iş değil. Ne ıslak ip çekmeye, ne de bot taşımaya benziyor. Mağaracılar arasındaki espri şudur: "Rescue çantası diye bir çanta sokalım içeriye, içinde de bir Smith Wesson olsun!" Neyse, bu uzun ince yol bizi küçük inişler ve yolun genel eğimiyle birlikte 1.024 metreye indirdi. 1991 gezisi de burada sonuçlanmıştı. Ancak "perşembenin gelişi çarşambadan belli oldu". Mağara bitmeye yüz tutmuştu. O hırçın mağara gitti, yerine uysal durgun bir mağara geldi.

1992 gezisinde bugüne kadar yapılan her şey yeniden yapıldı. 394 m üçüncü kez, 824 m ikinci kez, 1024 m bir daha geçildi. Dev mağaraya dev bir final yakışır diye düşünürken, Toroslar'ın bilmem kaç yaylasının tonlarca suyu 1190 metre derinlikte ki iki kayanın arasında birdenbire kayboldu. Galeri biraz daha yukarı kıvrıldı. Umudun ışığı bir kez daha parladı ve birden söndü. Mağara bitmişti.

Bu yıl (1993) mağaranın kollarını araştırmak için bir gezi daha yapıldı, ama bu gezi geçen yıllara göre sönük geçti. Çünkü mağara bitmişti. Çukurpınar Mağarası'na 5 yılda tam altı gezi yapıldı. Bu gezilerden her biri yaklaşık bir ay sürdü. Bu mağaranın içine yaklaşık 1,5 km ip sokuldu. Bunun yanı sıra yüzlerce kaya dübeli ve askı, yüzlerce karabina (bağlantı halkası), metrelerce perlon (özel bir halat), kilolarca karpit taşı (posaları dışarı çıkarıldı), kilolarca yiyecek, çadırlar, uyku tulumları... 5 yılda 40'a yakın mağaracı bu mağaranın içine girdi. 1989'da 9 mağaracı mağaranın içinde toplam 326 saat, 1990 yılında 22 mağaracı 1188 saat çalıştı. 1991, 1992 ve 1993'te artık saatler birbiri ne karıştı. Çünkü mağaraya her giren en az 4-5 gün kalmadan dışarı çıkmıyordu. Çukurprnar antik bir şehir gibi özenle ortaya çıkarıldı.

Ailelerinin bütün muhalefetine rağmen bu dev çukura girmeyi göze alan BÜMAK'lı mağaracılardan başka Çukurpınar'ın keşfedilmesine kimlerin emeği geçmedi ki: Dik bir yamaçtan 1000 m tırmanarak 6 km'lik mesafeyi kafasında koca bir tepsiyle yürüyüp mağaracılara tandır ekmeği taşıyan Sugözü köyünün fedakâr kadınları, BÜMAK'lılara inanarak malzeme alımı için elinden gelen her şeyi yapan Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü Ergun Toğrol ve rektör vekili Metin Balcı; dolin çöküntüleriyle dolu bu dağlarda yanımızdan hiç ayrılmayan özverili insan Anamurlu Hasan Doğan... Herkes çok çalıştı. Hepsi birbirine eklenince dünyanın en derin mağaralarından birinin Türkiye'de olduğu ortaya çıkarıldı.

Pek az kişinin 1190 m derinlikte çok hoş anıları vardır!