Çukurpınar Düdeni - Ağustos 1990

İlk kaskımı almıştım. Kırmızı ve pırıl pırıldı. Sarı kasklardan çok daha hoş görünüyordu. Yeni koyu sarı Derbi çizmelerimi Mahmutpaşa’nın arkasındaki yokuştan aldıktan sonra Aslan Mutaf’la Tahtakale’nin girişinin sağındaki eskicide paramızın bir türlü almaya yetmediği kahverengi yağlı deriden Indiana Jones şapkasına bakmış, oradan da Karaköy’e geçmiştik. Kaskı aldığımız iş malzemeleri dükkanının aşağısından da otobüse binip yurdun yolunu tutmuştuk.

Sonra da Oral’ın pasaj içinde açtığı yeni dükkanında daha evvel aldığım petzl marka çakmaklı fenerin montajına gelmişti sıra. Dükkana gittiğimde hayalim kendime ait bir karabin alabilmekti. O zamanlar gerçekten de bu tür malzemeleri Türkiye’de bulmak bir devrim sayılırdı. Genelde izlenen yol Almanya’da yerleşik tanıdığı olan birini bulmak ve sonu belirsiz bir sipariş geçmekti. Dükkana girdiğimde çakmaklı bir fenerim olabileceği aklımın ucundan bile geçmiyordu. Bütçeme sığabilen bir kaç parça karabin, yardımcı ip, vs. ile uğraşırken camekanlı tezgahta kullanılmış bir fener gördüm. Fiyatı da oldukça makuldü. Üstüne üstlük klüp arşivlerinden epey aşina olduğum Hasan Oral’ın eski feneriydi. Kırmızı kaska monte edince gerçekten kask süper olmuştu.

Aradan bir kaç mevsim, bir kaç kış geçti, kaskın üstü çiziklerle doldu, çakmağın üstü yandı su şişesi kapağından yama yaptık, Karabük garajından alıp kaska yapıştırdığım file çoraplı mayolu Betty Blue resmi bile solmuştu. Fakat bugünler çok daha başka bir heyecanla doluyduk. Geçen sene Anamur’da kayıp bir yaylada bir kaç arkadaşımız Türkiye rekorunu ilk kez Fransızlardan almış -394 m.ye taşımışlardı. O kadar çok bunun hayalini kurmuştuk ki. Bulduğumuz her mağara -331 m.yi geçecek ve Türkiye rekorunu kıracağız gibi geliyordu ama içimizden bir ses bunun Türkiye’nin futbolda dünya kupasını kazanmasından bile zor olduğunu söylüyordu. Öyle ya demek ki Türkiye’de yoktu daha derin mağara yoksa mutlaka bulunurdu şimdiye kadar. Metin’le Nuri İspanyollarla gittikleri geziden bir Düdencik -331 m. fotoğrafıyla döndüklerinde hepimiz gıptayla bakmıştık. O derinliklere inmek astronot olmak gibi bir şeydi. “Terra Incognita”, bilinmeyen topraklar. Herkes bu bilinmeyen toprakların en son 20. yüzyılın başında keşfedildiğini sanırlar. Fakat mağaracılar hala o eski kaşiflerin yaptıklarını yapıyor ve keşfediyor, her yeni mağara yeni bir terra incognita. Haritada bir boşluk. O günlerde de Çukurpınar mağarasının haritası -394 m.de bir soru işaretiyle bitiyor ve ilerisindeki karanlıkta terra incognita başlıyordu.

İçimiz dolup dolup taşıyordu. Her gün yeni senaryolar kuruyor, yeni yemek menüsü alternatifleriyle uğraşıyorduk. Yıllardır ilk kez kampta kara kazan kaynamayacaktı. Hepimiz bir yerlerden benzin ocakları edinmeye bakıyorduk, Polonya pazarı da en popüler mekandı bu iş için. 
Artık yurtta kalmıyordum ve dar bir koridoru olan eşyalı bir ev tutmuştum. Günler yaklaştıkça, koridor gözüme daha bir mağara mağara görünmeye başladı ve bir gün kendimi koridorda baca geçişi yaparken buldum. Ondan sonra benim koridor Aslan Mutafla antreman sahamız oldu. Osman Demirel’de bize katılmışmıydı hatırlamıyorum ama o kadar abartmıştıkki, avizenin üstüne bira, kül tablası, sigara, çakmak, vs. koyuyor, çalışmanın sonunda tavanda kafa çekiyorduk.

Kampa vardığımızda yorgunluktan mahvolmuştuk. İstanbul’da otobüse yetişelim derken Aslan Gümüşsuyunda müdürümün arabasıyla bir halk otobüsüne çarpmış, sonra da polis gelirse otobüse hepten gecikiriz diye kaçıp Taksim parkında beş on dakika saklanmıştık. Fakat o kadar mutluyduk ki normal zamanda çok sıkılacağımız bu durum bile neşemizi kaçırmadı. Yol boyunca heyecandan uyku girmedi gözümüze. İzinlerimizi ancak alabildiğimiz için ana gruptan biraz daha geç gidiyorduk.

Orman Müdürlüğünden tahsis edilen kamyonetle Sugözü köyüne giderken yine yeşillerin arasından fışkıran o bembeyaz kayalarıyla Toros Dağları büyülüyordu bizi. Sugözüne vardığımızda bir Jandarma Landrover’ı da karşı yönden geldi. İçinden kan ter içinde Temuçin Aygen indi. Yaşlı ama çok dinçti, Jandarma erleri birbirlerine bu amcanın suyun fışkırdığı yere kadar nasıl inip sonra da nasıl geri tırmandığını anlatıyorlardı. Hasan Doğan bize bir katır ayarladı, bir de yukarı yaylanın imamı geçti önümüze, hep birlikte tırmanmaya başladık. İmam askerliğini komando olarak yapmış, bunu duyunca Aslan da havaya girdi, başladılar birbirleriyle hız yarışına. Bir müddet sonra Hasan Doğan’la ben onların 500 m. gerisinde kaldık. İmamın evine, yani çıkacağımız yaylanın bir altındaki yaylaya varınca güneş batmaya başlamıştı bile. İmam bize buz gibi birer bardak ayran ikram ettikten sonra yola devam ettik.

Ben artık bu yolun biteceğinden ümidimi kestiğim anda, önümüzdeki yamacın son yamaç olduğunu söylediler. Peynirlik’e giden dere yatağını o kadar mekanik bir şekilde geçtik ki hala kendime şaşarım nasıl olupta sol tarafa doğru dönüp bakmadım diye. Sanırım çıkarken oraya varınca o kadar yorgun oluyorduk ki dönüp bakmak aklımıza bile gelmiyordu. İnerken de önümüzde o kadar çok yol olduğunu biliyorduk ki bir an önce varabilmek için hızla geçiyorduk oradan. Tepeye vardığımızda uzakta çadırları gördük. Aslan imamın elinden tüfeğini kapıp iki el ateş etti. Bulunduğumuz nokta yıllar sonra yayla girilen noktası olmaktan çıkmış, her gün Peynirlik’ten çıkan mağaracıların kampa dönüş noktası olmuştu.

Sonradan Dağlı’nın girişinde çok daha fazla ürkmüştüm, ama o Türkiye’nin en derin mağarasına inerken ilk elli metre yaşadığım ürpermeyi yıllar boyu unutamam. Korku değildi ama cesaret de değildi, gururla yoğrulmuş içine biraz ürküntü katılmış ağır bir zevkti sanırım. İlk defa bisiklete binmekle, ilk defa kavga edip sopa yemek arası bir duygu. Mağaraya ilk girişimde 250 m. civarında MKB ve ekibiyle karşılaşmıştık. Önce seslerini duyduk. Sonra karanlığın içinden MKB hızla fırladı. Yüzü soğuktan Amundsen gibi yanık içindeydi. Çamura batmış çıkmış gibiydiler. Biz tertemiz halimizle şaşırıp kalmıştık. MKB çılgın gibi “Ecole de France, Ecole de France”, “alçaklar, namuzsuzlar, bu nasıl döşeme” diye küfrede küfrede yanımızdan geçip gitti. O anda bunun alıştığımız mağaralardan olmadığını farkettik. Ya da ben farkettim, çünkü Cenk’in ilk mağaralarından biriydi ve MKB’nin haliyle oldukça eğlenmişti. Cenk’lerin jenerasyonu bu tip mağaraların içinde yetiştiler ve bizlerden çok daha atak mağaracılar oldular.

Dışarı çıktığımda herhalde kimse beni bir daha oraya geri sokamaz diye düşünecek kadar perişan olmuştum. Bunda yaylaya ilk çıktığım bir kaç gün hiç bitmeyecek sandığım enerjimi bomboş şeylerde hovardaca harcamamın etkiside vardı. Ama neredeyse iki gün kendimi Funda’nın o nefis yemeklerine verdim ve karşılığında da bol bol bulaşık yıkadım. Bir ara yayladaki büyük taşın altına gerdiğimiz tentede (o zamanlar Kiraz teyzenin evine yakın olan kayanın oralarda kamp kuruyorduk) otururken Sugözü muhtarı bizi ziyarete geldi. Gölgede pinekleyip, vejeteryan MKB’yi kuzuyu nasıl saç kavurması haline getirdiğimizi anlatıp kızdırırken yani olukça erkekçe bir pozda yakalanmıştık. Uzaktan kızların yemek hazırlıkları görülebiliyordu. Yani olağan bir Anadolu mağara kampı manzarası. Sohbet, sigara, muhtarın tabancasının kaç kurşun aldığı falan derken Funda hışımla tentenin altına girip gerçek Anadolu mağaracısı olgusunu köyden gelen misafirlerin kafasına kazıdı. “Tunç, Osman, Aslan yemek yemek istiyorsanız derhal bulaşığa, hadi hadi” diye kovaladı bizi, birazdan kirli tabak ve tencerelerle kaynağa doğru koşarken hepimizin suratında aptalca mahçup bir sırıtma donup kalmıştı.

“Kambiz bendeki son pakette bitti, senin şu İran sigaralarından kaldı mı” diye sorduğumda -730 m.den toplamayı Arda ile Metin’den devralmıştık. Ölçüm alarak -800 m. civarından çıkmışlardı ve mağara hala devam ediyordu. İpin yettiği yere kadar Metin inmiş ve mağaranın hala büyük bir inişle gittiğini görmüştü. Bu artık daha önce düşünmeye bile cesaret edemediğimiz bir hayaldi. Dünyanın diğer yerlerindeki mağaracılardan artık bir farkımız yoktu. Ve daha da önemlisi artık geçilemez bir Türkiye rekoru kırmıştık. Önümüzde de bilinmeyen bir derinliğe doğru giden bir mağaranın araştırılması vardı. Pınargözü tarafında çalışan Fransızlar’ın bu rekoru kırması imkansızdı çünkü denildiğine göre o bölgedeki kalkerin kalınlığı 600-650 m. civarındaymış.

Bir müddet sonra ipleri balyalayıp çekmenin daha zor olduğunu farkedip birbirine bağlayarak çekmeye başladık ve oldukça hız kazandık. Islatan geçide vardığımızda ipten kayarak hızla inen bir şey aramıza düşüverdi. Aslan Mutaf acil müdahale gücü olarak yardıma gelmişti. Anamur’a malzeme getirirken kaza geçiren Osman Tunalı’yı da en azından ismen mağaraya sokabilmek için adını verdiğimiz -515 m. kampına 60-70 m. kalmıştı. Fakat önümüzde en uzun çıkışlardan birisi vardı. İlk ben çıkmaya başladığımda yukarıdan gelen bir sesi yanlış algılayıp ortalarda bir yerde gözüme bir balkon kestirdim ve pendulum yapıp oraya atladım. Cumarlarımı ipten çözer çözmez ip yay gibi gerildi ve benden iki metre uzağa doğru açıldı. Yukarıdan yanlış değerlendirmeye devam ettiğim ses hala geliyordu. Ben ipte birisi asılı zannetmiştim ve ipe yük verdiğim için adam sıkıştı zannedip balkona atlamıştım. Fakat ortada böyle bir şey yoktu, yukarıdaki kampa varan Aslan’ın ekibinin sevinç sesleriymiş duyduklarım. Belimde bağlı olan çanta dengemi bozduğundan alıp arkama dönmeye çalıştım ve arkamda da hiç birşey olmadığını o an gördüm. Galeri bulunduğum yerde ikiye ayrılıyordu ve benim balkon diye çıktığım yer bu ayrılma yerinin tepesindeki incecik kısımdı. Neyseki bir elimle duvardan denge sağlayabiliyordum. Çantayı ayaklarımın arasına alıp, hayatımın hiç kıpırdamadan beklediğim en uzun anını yaşamaya başladım. Aşağıya sesimi duyurmaya çalıştım ama pek başarılı olamadım. Hoş aşağıdakiler ters birşeyler sezmişlerdi ama ip toplamakla meşguldüler. O sırada arka taraftaki inişin çıktığım koldan daha geniş olduğunu ve Aslan’la Kambiz’in ışıkları çıktığım koldan rahatça farkedilirken, arkadaki kolun çok karanlık olduğunu farketim, muhtemelen burada mağara ikiye ayrılıyordu ya da bir müddet sonra ana galeriyle birleşiyordu (fakat bildiğim kadarıyla sonradan yıllarca anlattığım halde hiç kimse oraya bakmadı). Yaklaşık bir saat sonra Kambiz geldi, beni ipin uzağında kıpırdamadan ve derin bir oh çekerken görünceki yüz ifadesini unutamam, nefes nefes olmasa herhalde soracağı çok şey olurdu. Biraz yükseldikten sonra sallanıp ipi bana ulaştırdı. Cumarımı ipe gecirince korkunç rahatlamıştım.

Tunalı kampında, kumsaldaki çadırımızda iki uyku tulumunu birleştirip uyumaya çalışırken, Ender’le Cenk’in tırmanışını çadırın aralık kapısından görebiliyorduk. Artık üçüncü güne giriyorduk ve bu bizim için bir başka rekordu. İlk defa mağarada uyuyorduk, ilk defa mağarada ıslak çamaşırlarımızı nemlileriyle değiştirince huzur duyuyorduk, ve ilk defa üç gün üst üste mağarada kalıyorduk.

Zümrüt gölün tepesine çıkıpta yeryüzü kokusunu ilk aldığımızda ıssız adadan kurtulabileceği gemiye doğru koşan Robenson’lar gibiydik. İpleri -394 m.ye kadar çekmiş, ikişer çanta alıp çıkmıştık. Son yüz metrenin altına geldiğimizde Kambiz’le ben artık bitmiştik. Yukarıda yıldızlar görünüyordu fakat bizim elimiz ayağımız tutmuyordu. Aslan sanki daha bir enerjik olmuştu ve bizim birer çantamızı aldı, birini sırtına, üçünü altına bağlayıp çıkmaya başladı. Bize büyük iyilik yapmıştı yapmasına ama bizim hala elimizi kıpırdatacak halimiz yoktu. Yolda karşılaştığımız Burak’ların ekibi bize sigara bırakmıştı, daha doğrusu bu bir siparişti, Ender’le yolladığımız haber vaktinde onlara ulaşmış onlarda çantaya bir paket kısa Camel atmıştı. Şimdi düşününce sporla bir türlü bağdaştıramasamda o paketten kalan son sigaraları da bir ümit Kambiz’le içtik. Fakat hala bir gelişme yoktu. Sonra çantaları karıştırırken bir limon bulduk. Hayatımda yüzümü ekşitmeden yediğim tek limondur herhalde. Birden ikimizi de aniden bir enerji dalgası kapladı ve hızla ikimizde kendimizi mağaradan dışarıya attık.

Hava karanlıktı, kampa vardığımızda en son Kambiz’i çaydanlığına doğru sürünürken hatırlıyorum. Ben de bir yerlere yuvarlanıp uyudum. Tuluma giremeyecek kadar kirli hissediyordum (ne de olsa gireceğim başkasının tulumu olacaktı kirletmek ayıp olurdu). Sabaha karşı katırcılar geldi. Uyanıp toparlandım. O günlerde çadırım, uyku tulumum ve kaskım dışında kendi malzemem yoktu. O yüzden insan çok çabuk toplanabiliyordu. Kampta kimseyle vedalaşmadan benim gibi kamptan erken ayrılan bir kaç kişiyle yola çıktık. Sonradan Peynirlik’e girdiğini öğrendiğimiz dere yatağını yine herhangi bir dere yatağını geçer gibi geçtik ve Sugözü köyüne doğru indik.

Tunç Teber Torosdağlı